Tarım Toplumundan Bugünlere

İnsanların temel ihtiyaçlarının en başında beslenmenin geldiği tartışmasız bir biçimde herkes tarafından kabul edilmektedir. İnsanın varlığını sürdürebilmesi için asgari düzeyde besin ihtiyacını karşılaması gerekmektedir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde de en temelde bu gereksinimin doyurulması gelmektedir. Bu düzeydeki ihtiyaç miktarının ne ve ne kadar olacağı ise insanın yaşadığı toplum, kültürel ve ekolojik çevre, ekonomik yeterlilikler gibi pek çok etmen tarafından belirleyici olabilmektedir.

Bugünkü modern hayatın başlangıç noktası olarak son buzul çağının sonu olarak da bilinen bundan 11.000 yıl öncesi olduğu genel kabul görmektedir. O zamana dek 5-6 milyon yıldan beri dünya yüzeyinde yaşayan bütün insanlar hala avcı/toplayıcı kabileler halinde yaşıyorlardı. Şu anda bile dünya üzerinde çok az sayıda varlıklarını devam ettiren bu gruplar göçebe bir yaşam tarzına sahiplerdi. Yerleşik yaşama, bir diğer ifadeyle tarım etkinlikleri başlayana kadar bu şekilde yaşamlarını sürdürdüler. Bugünle kıyaslandığında avcı toplayıcı toplumların beslenme biçimlerinde büyük değişkenlikler vardır. Bu dönemde, doğayla mücadele etmekten ziyade doğanın bir parçası olarak hayatta kalmaya çalışarak, çevrelerinde bulabildikleri yiyecekleri tüketiyorlardı. Yiyecek tedariklerini yabani hayvanların göçünü ya da yabani bitkilerin hasat zamanlarını takip ederek giderebiliyorlardı. Bu durum bundan 11 bin yıl önce Bereketli Hilal olarak bilinen özellikle şu anda yaşadığımız Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası gibi coğrafyalarda yiyecek üretimine veya hayvancılığa dayanan ve yerleşik bir yaşam gerektiren çiftçiliğin başlamasıyla sona ermiş; buğday gibi bitkiler ve koyun gibi hayvanlar yetiştirilmeye başlanmıştır. O ana kadar yabani olarak doğada bulunan bu bitki ve hayvanların yabani atalarından farklılaşarak evcilleştirilmeye başlandı. İnsanlar daha fazla et, süt, kalori ve karbonhidrat tüketilmeye başladılar. Bu şekilde artan yiyecek üretiminin sonucu insan nüfusunda artış yaşandı. Artan nüfus iş bölümüne, metal aletler kullanılmasına, yazının keşfine ve idari bir sistem yapılanmasına yol açtı. Jared Diamond Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabında yerleşik tarım sayesinde o zamana kadar avcı/toplayıcı toplumlarda temel güç öğesi olarak kabul edilen kas gücünün modern dünyada gücün yeni sembolleri olarak kılıca, tüfeğe, mikroba ve çeliğe evrildiğini söylüyor. Yerleşik düzene geçen çiftçilerle çatışmaya giren avcı/toplayıcı gruplar birer birer yok olmaya başladılar. Asya’da Bereketli Hilal’den daha sonra Çin, Meksika ve Peru gibi bölgelerde de benzer süreçler yaşandı. Dünya üzerinde evcilleştirmeye en uygun en çok yabani hayvan ve bitki türünün ana vatanı olan ve bugün Türkiye, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Filistin’i kapsayan Bereketli Hilal buğdayın, arpanın, bezelyenin, zeytinin, nohutun ve birçok diğer bitkinin olduğu gibi inek, koyun, keçi ve atın da anavatanıdır. Bu bitkiler ve hayvanlar için kanıtlanan ilk evcilleştirme tarihi MÖ 8500’lü yıllardır.  Zaten dünyadaki büyük uygarlıklar yerleşik düzene geçip temel gıda ürünlerini yetiştiren insanlar tarafından oluşturulmuştur.

Gıda, insanın en temel gereksinimlerinden birini karşıladığı için toplumların temelini oluşturur; dolayısıyla gıda olmadan herhangi bir ekonomik sistemin sürmesi mümkün değildir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü 2000 yılında asgari düzeyde insanın varoluşunu sürdürebilmesi için günümüzün çağdaş, kentli toplumlarında ortalama beslenme ve kalori değerleri belirlemiştir. Yayınladığı raporunda günlük beslenmeye dayalı enerji alımlarının kilo, boy, yaş, cinsiyet ve fiziksel aktivite düzeyine göre değişebileceği vurgulanmaktadır. Buna göre ortalama bir erkek için günlük 2500, ortalama bir kadın için de 2000 kilo kalori yeterli olmaktadır. Yine aynı rapora göre Türkiye’de gıda erişimi açısından günlük ortalama 3500 kilokalori enerji alımı gerçekleşmektedir. Bu da göreli olarak Türk insanının karbonhidrat temelli gıdalarla beslenmesinden kaynaklanmaktadır. Bu oranlar özellikle Afrika kıtası ülkelerinde oldukça düşük hatta açlık sınırlarındadır. Gerçi yoksulluk araştırmalarında bilhassa mutlak yoksulluk tanımlamalarında kullanılan söz konusu kalori değerleri pek çok tartışmaya da neden olmaktadır. Zira belirlenmiş kalori normlarının kültürden kültüre, ülkeden ülkeye, bireyden bireye, aynı hane içerisindeki farklı bireyler arasında dahi değişkenlik gösterebileceği tartışılmaktadır.

1980’ler sonrasında yeni bir çalışma alanı olarak ortaya çıkan, gıda sisteminin işleyişinden, tüketim kültürlerine, küreselleşme ve yerelleşme tartışmalarına kadar geniş bir alanda çalışmalar yürüten gıda/yemek/tüketim sosyolojisi bilimine göre farklı yoksulluk türleri vardır. Ülkemizde de sık sık tartışmalara yol açan bu kavramlar arasında son zamanlarda özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkeleri ilgilendiren bir kavram olan yeni yoksulluk, temel beslenme ihtiyaçlarının karşılanabildiği fakat tüketici yaşam standartları çerçevesinde sosyal beklentilerin karşılanamadığı ve asgari tüketim düzeyinin altında kalınan durumlarda görülen bir yoksulluk biçimidir. Bu bakımdan bireyin asgari düzeyde yaşamını sürdürmesi için gerekli besin ve barınma gibi ihtiyaçlarını karşılayamadığı durumları ifade eden mutlak yoksulluk kavramından farklıdır. Sermayenin küreselleşmesi, ucuz emek ve iş gücüne yönelimli uluslararası küresel şirketlerin artışı, liberal politikalarla desteklenen küresel kapitalizm, kentsel yoksulluk ve de toplumsal eşitsizliklerin artışıyla ilişkilendirilen bu yeni tür yoksulluk gelişmiş olarak tanımlanan ülkelerde bile görülmektedir. Bu yeni yoksulluk, mutlak düzeyden farklı olarak ülkelerin politikalarına bağlı biçimde gelir dağılımında ulusal ortalamanın altında konumlanan seviyeleri ifade eden “göreli yoksulluk” ile yakından ilgilidir. Ülkemizde halen yaşamakta olduğumuz sürekli iç göçle beslenen yeni kentsel yoksulluğun, klasik mutlak yoksulluktan temel farkı, kentli nüfus içinde bir tabakanın önceden yoksulluk sorunu yokken, ekonomik alanda meydana gelen küresel dönüşümler ya da farklı yönetsel ve ekonomik tercihler sonucu halkın yoksul hale gelip bu yoksulluğun da göreli olarak kalıcı olması durumudur. Çeşitli nedenlerle göç ile kentlere gelmiş olan bireyler çok kısa bir sürede “üretici”den “tüketici”ye dönüşmekte başta yoksullukla mücadele olmak üzere, eğitime erişim, sosyal ağlardan yeterince yararlanamama, kötü mekânsal koşullarda yaşamak zorunda olma gibi sorunları yaşamaya başlamaktadırlar. Bu durumda, uzun süreli işsizlik başta olmak üzere kayıt-dışı ve güvencesiz istihdam gibi ekonomik sıkıntılarla birlikte, psikolojik sorunlar hatta suça yönelim gibi bir dizi sosyo-psikolojik kaynaklı sosyal sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu yeni tür kentli yoksulluğun tam karşısında ise zenginlik ve gösterişçi tüketimin temel olduğu aşırı tüketim kalıplarını görmekteyiz. Sosyolog Thorstein Veblen tarafından 20. yüzyıl Amerikan toplumunda başlayan ve kapitalist burjuva yaşantısına sahip ve zengin ve çalışmaya ihtiyacı olmayan hem emekten kaçan bu sınıf “aylak sınıf” ve bu sınıf üyelerinin sahip oldukları varlıkları ve yaşantılarını diğer sınıfları kıskandıracak şekilde kullanmaları ise “gösterişçi tüketim” olarak tanımlamaktadır. Bu gösterişçi tüketim zaten var olan sosyal tabakalaşmanın ve farklılığın olduğundan daha derin görünmesine yol açmakta ve bazı durumlarda çatışmalara yol açmaktadır. Geçim sıkıntısı ile mücadele eden birey kitle iletişim araçlarının etkisiyle sürekli göz önünde olan böyle bir gösterişçi tüketim düzeneğinde dışlanma bazen de hatta horlanma ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu durumla başa çıkmak için tüm emeğiyle tüketim çarkının içerisinde yer edinerek toplumsal entegrasyonunu sağlamaya yönlendirilmekte ama hiçbir zaman hayal ettiği seviyeye gelememektedir. Psikolojik ve sosyal travmalara yol açan bu durum şu günlerde yaşanan ve dünya barışını tehdit eden savaşların da etkiyle geleceğin karamsar algılanmasına yol açmaktadır. Ama ben dünyamızın önemli bir bölümünün günümüzde yaşamakta olduğu yoksulluk ve her türlü zorluğa karşın gelecekte güzel günler göreceğimiz barış toplumuna ulaşacağımıza olan inancımı korumak istiyorum.

Bloga dön